Ana içeriğe atla

ŞEMSİYE VE AKASYA- F. Şule ŞİNCAN

                   ŞEMSİYE VE AKASYA 

  Kabanın önünü bağlayarak yere eğildi. Önce sağ ayağına ardından sol ayağına botlarını giyerek doğruldu. Vestiyere astığı şapkasını başına geçirdi. Krem renkli atkısını boynuna doladı. Çantasını eline aldı. Dış kapıyı açtığında gözü toprak tonlarındaki  şemsiyesine takıldı. Bir an için durdu. Anıları zihnine nüfuz ederek onu zamandan kopardı. Burnuna toprağa düşen  yağmurun kokusu, kulaklarına yağmur damlalarının sesi, gözlerinin önüne abisinin güzel yüzü , tenine rüzgarın serin esintisi dokundu ve geçti. Yeniden abisi ile el ele okula yürüyorlardı. Abisi yolda durup durup ona büyük gelen montunun şapkasını düzeltiyor sonra tekrar yola devam ediyorlardı. O pazartesi;  her zamanki pazartesilerden daha kederli, daha hüzünlüydü. Gökyüzü kararmıştı. Bulutlar yağmur tanelerini yeryüzüne bırakmak için sabırsızlanıyor gibiydi. Topak topak olan bulutlar birbiriyle yarışır halde bir araya geliyorlardı. Bir yas çığlığını andırıyordu rüzgârın uğultusu. Kasvet, her yerdeydi.

  Kedisinin miyavlamasıyla geçmiş gözlerinin önünden bir sis olup kayboldu. Şemsiyeden kedisine çevirdi bakışlarını.  Kedisi boncuk boncuk gözlerini üzerine dikmiş dikkatle ona bakıyordu. Bir nefes alıp gülümsedi. Yere eğilip başını okşadı birkaç dakika. Kedisi memnun bir ifade ile geri çekilip salona doğru yürümeye başladığında o da doğruldu. Tereddütle şemsiyeye uzandı. Titreyen parmakları ile aceleyle şemsiyeyi kavrayıp kapıyı çekip kilitledi. Merdivenlerden inip  apartmanın eski küflenmiş demir kapısını itekleyerek dışarı çıktı. Ana caddeye doğru yürümeye başladı. Saatini kontrol ettiğinde geç kaldığını fark etti. Otobüsü kaçırmıştı. Durdu. İşe gitmek istemiyordu bugün. "Geç de kaldım." diye geçirdi aklından. Cebinden telefonunu çıkarıp tamamen kapattı.  Eve dönmek istemiyordu. Yalnızlığı ile yüzleşmek, sessizliğin içinde boğulmak tik tak tik tak saat sesinin boş evinde  yankılandığını duymak  istemiyordu.

  Yüzüne değen yağmur taneleri ile kafasını gökyüzüne kaldırdı. Tüylerini diken diken eden o benzerlikle korku  kalbini sarıp sarmaladı. Elinde tuttuğu kahverengi, üzerinde beyaz Akasya çiçekleri işlenmiş şemsiyesini sıktı. Ardından onu kaldırdı ve açarak başının üstüne tuttu. Karanlık gökyüzü ile arasında perde görevi görmesini sağlayarak rahatladı. Akasya çiçekleri onu  koruyacaktı ve  gökyüzü artık onu esir alamayacaktı. Ana caddeye doğru  yeniden adımlamaya başladı. İnsanlar telaşla yanından geçiyordu. Kimisi bağırarak telefonda konuşuyor kimisi geçmek için yer istiyor kimisi kulaklıkla müzik dinleyerek hızlı adımlarla ilerliyordu. "Bu gürültünün,  kargaşanın sebebi neydi?" diye sordu kendine ve yine kendi cevapladı sorusunu. Bir kaçıştı elbette. İçlerindeki sessizlikten kaçış. Kendi sessizliklerini bastırmak için bağırıyorlardı. Tıpkı onun gibi.

  Lamba yayalar için yeşile döndüğünde Akasya işlemeli tarafını yüzüne doğru çevirdi.  Yılların hezimetine uğrayan şemsiyesi kendisi gibi eskimişti. Belki de o yüzden insanların tuhaf bakışlarına maruz kalıyordu. Yenisi yerine eskisi … Kim tercih ederdi? Bakışları görmemezlikten gelip şemsiyeyi yukarı  kaldırdı. İnsanların ellerinde mavi, mor, pembe, siyah… Renk renk  pek çoğu yeni olan ama onunki gibi eski şemsiyeler vardı. Bazıları da kendisini onu örnek alıyor adeta taklit edercesine şemsiyelerini kaldırıyorlardı . Hepsi rahatça karşıdan karşıya geçmenin peşindelerdi. Bazıları da aldırmadan diğer insanlara çarpa çarpa ilerliyordu. Kalabalıktan sıyrıldı. Adımlarını hızlandırarak ara sokağa  girdi.  Sokak caddenin aksine bomboştu. Terk edilmiş yalnız bir evsizden farkı yoktu. Adımlarını yavaşlattı. Nerede olduğunu bilmiyordu. Şu an için nerede olduğu önemli değildi. Kaybolmak istiyordu. Kaybolmuştu da.

  Etraftaki sessizlik ona ilaç gibi gelmişti. Uzun zamandır hiç bu kadar özgür hissetmemişti. Kafasında onu takip eden sesler ve görüntüler yoktu. Yalnızdı. Yağmurun dinmesi ile şemsiyesini kapatıp sağ eline aldı. Sol elini cebine koyup etrafını inceledi. Sonbahar gelmiş geçiyordu. İlkbaharda yeşillenen dallar, her tonda sakladıkları yeşilin ihtişamını yitiriyordu. Yeşiller, sararıyor ve soluyordu. Ağaçların dallarında solan son  yapraklar ise kızılımsı, kahverengimsi hallerini alıyor ve esen yelle beraber yere dökülerek ağaçları, kuru dalları ile baş başa bırakıyordu.

  Issız sokağı yürümeyi bitirdiğinde sola dönerek yeni bir sokağa çıktı. Tanıdık gelen bu sokak onda ağlama isteği uyandırmıştı. Buna  aldırış etmeden yürümeye devam etti.  Sokağın sonuna geldiğinde içine kor bir ateş düştü... Ordaydı. Abisi ile kendisini ayıran sokakta. Yürüdü. Abisi ile el ele durduğu son noktada durdu. Sağına ve soluna baktı hiç araba yoktu. Yüreği çarparken yola doğru bir adım attı. Bir adım daha ve bir adım, bir adım… Yolun ortasına geldiğinde kafasını sola çevirdi. O siyah arabanın üzerine doğru gelmesini bekledi. Bekledi , bekledi… Gelmiyordu. Ama o gün gelmişti. Şimdi neden gelmiyordu?

  Yarıladığı yolu devam etti. Son adımını atıp kaldırıma çıktı. Arkasını döndü. Hiçbir şey yoktu.  Ne yolun ortasında yatan abisi ne de o siyah araba… Elindeki şemsiyeye baktı. Geriye sadece abisinin çok sevdiği Akasya işlemeli şemsiye ve matemli ruhu ile o kalmıştı. Bütün geleceği şimdiki geçmişe esir düşmüştü. Yüreğinde açılan yara bir daha asla kapanmayacak bir hale bürünmüş ruhu ellerinin arasından kayıp gitmişti. Şimdi o asla iyileşmeyecek yaraları ile bir başınaydı. Geçmişin geçmeyeceğini ve bütün geleceğinin o geçmişe yenildiğinin farkındaydı. 

  Yağmur damlaları gökyüzünden saçlarına düştüğünde yanaklarından süzülen yaşları sildi. Şemsiyesini açarak en iyi bildiği şeyi yaptı. Sadece yürüdü. Bir daha asla arkasına bakmadan…


F. Şule ŞİNCAN 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

GENÇ MANİFESTO- Kemal AKIN

        GENÇ MANİFESTO Bir asırlık ömrünü geride bırakmış, ikinci asrına girmiş Türkiye’de değişmeyen bir olgu: gençlik… Evet, gençlik ve genç nesil bağlamında bir yazı yazma kararı aldım. Devletleri var eden ve ömürlerini devam ettiren en önemli unsur halktır. Bu “halk” denilen kavramın en dinamik, en işlevsel tarafını genç nesil oluşturuyor. Bu cümle ile genç neslin toplum içerisinde ne kadar önemli olduğunu anlatmışımdır umarım. Bu önemi bir kenarı bırakıp dağın görünmeyen kısmına baktığımızda toplumda söz sahipliği verilmeyen, 25 yaşına kadar sadece eğitim görmeye inandırılmış, parasız, niteliksiz, siyasal ve fikirsel olarak bir tarafı seçmeye mecbur bırakılmış  bir gençlik görürüz. Elbette ki bu olumsuz durumların tek sorumlusu “gençler” değil. Bu durumun değişmesi için bu yazıyı yazma mecburiyeti hissettim kendimde. Çünkü biliyorum ki benim kaderimin önümüzdeki yıllar içerisinde ne durumda olacağının kararını ben ve benim gibi genç insa...

ÖLÜM VE YAŞAM ÇİZGİSİNDE ADALETİN TEMSİLİ- Tolga AYDIN

    ÖLÜM VE YAŞAM ÇİZGİSİNDE                   ADALETİN TEMSİLİ “Dünyaya geldiğim anda Yürüdüm aynı zamanda İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece” Aşık Veysel   Ölüm ve yaşam perspektifinde yaşamını idame ettiren insanın amansız mücadelesi tüm anlatılarda temsili bir sahnede yer alır. İnsanın iyilik ve kötülük dairesinde kendince anlam arayışında olması ve bunun temsilinin metne ve sahneye aktarımı dikkate değerdir. Edebiyat ve sanatın göstermeye bağlı anlayışını gözler önüne seren temsil sanatı, tragedya, trajedi, tiyatro ve birçok türeviyle Dünya edebiyatında kendini önemli bir yere konumlandırmıştır. Tanrı hükmü, adalet, kader, hırs, intikam ve isyan bilincinin insan zihninde, eylemlerinde ve bilincinde tezahürü trajedinin başlıca konularındandır. Bu çalışmada da William Shakespeare’nin Hamlet eseri ve Sophokles’in Antigone eseri üzerinden karşılaştırmalı olarak bahsi geçen başlıkların karakter...

8 BİN- Nada DOSTİ

           8 BİN (Srebrenitsa Katliamı)          Bir anda gözlerini kapa ve büyük bir mağarada olduğunu hayal et..! Boş, nem dolu, karanlık! Kapkara! Aydınlık güneşin ışınlarının çok az girebildiği korkunç bir yerde olduğunu! Soğuk! Öyle bir soğuk ki temmuzda dahi titretiyor insanı.    Tarih 11 Temmuz. Kara gün!    Bizi nereye götürdüklerini henüz söylemişlerdi. Tarihi ve hatıralar dolu bir yer olduğunu biliyorduk, fakat burası ne bir müze ne de bir sanat galerisiydi. Sonra, buraya gelince donakaldık! Sanki başka bir mevsim ve başka bir dünyadan gelen bir soğuk hava akımı geçiyordu üstümüzden. Öğrendik ki II Dünya Harbi’nden sonra Avrupa'nın en büyük katliamın yaşandığı yermiş burası. Tam bizim durduğumuz yerde, yığınlar halinde insanlar toplanmış. Kadınlar, erkekler, yaşlılar ve çocuklar… Onlara yapılanlar ise büyük bir insanlık suçu olarak hafızalara kazınmış. Öylece donaklamaya devam ediyor...